YÜCEL Davası’nın acısını yüreğinde taşıyan Meral Yapalı Hanımefendi ile Ohri’de buluşma

Kuzey Makedonya 99 kez okundu.
 

YÜCEL Davası’nın acısını yüreğinde taşıyan Meral Yapalı Hanımefendi ile Ohri’de buluşma

Hazırlayan: Salim Kadri Kerimi, tarihçi, emekli diplomat ve yazar: YÜCEL Davası’nın Acısını Taşıyan Meral Yapalı Hanımefendi ile Ohri’de Buluşma
Cuma günü, 2 Ekim 2026 tarihinde, Ohri’de, ünlü Türk piyanist Sayın Meral Yapalı Hanımefendi ile bir araya gelme fırsatı buldum. Meral Hanım, merhum Yücelci Ali Abdurrahman Ali ile Didar Kazım Ali’nin kızı olup 1940 yılında Üsküp’te dünyaya gelmiştir. Çocukluk yılları, savaş sonrası dönemin çalkantılı ve acı dolu olaylarının gölgesinde geçmiştir. Babasının idam cezasının infaz edilmesi ve annesinin cezaevinden çıkmasının ardından, 1957 yılında annesiyle birlikte, Makedonya’dan ve Yugoslavya’nın diğer bölgelerinden Türkiye’ye göç eden çok sayıda Türk gibi Türkiye’ye yerleşmiştir. Çocukluk yıllarında yaşadığı bu ağır ve sarsıcı tecrübeler, onun hayatında derin izler bırakmıştır. Ancak bütün bu zorluklara rağmen Meral Hanım, rahmetli annesi gibi hayatını müziğe adamış ve ilerleyen yıllarda başarılı bir piyanist olarak önemli bir sanat kariyeri inşa etmiştir. Birkaç yıl önce tanışmış olmamıza rağmen, Ohri’deki buluşmamız ilk yüz yüze görüşmemiz oldu. Gerçekleştirdiğimiz samimi görüşmede, ağırlıklı olarak ailesinin yaşadığı acı günler ve özellikle 1948 yılında anne ve babası ile birlikte Yücel Teşkilatı’nın diğer üyelerine karşı açılan dava hakkında konuştuk. Söz konusu görüşme benim için yalnızca bir dost sohbeti değildi. Aynı zamanda, yıllardır üzerinde çalıştığım Yücel Teşkilatı’nın tarihi ve üyelerine karşı yürütülen siyasi nitelikli dava konusunda, olayları bizzat yaşamış bir ailenin hafızasına kulak vermek bakımından da özel bir anlam taşıyordu. Bilindiği üzere, Yücel Teşkilatı, II. Dünya Savaşı sonrasında Makedonya’daki Türk toplumunun siyasi, kültürel ve millî haklarıyla yakından ilgilenen bir yapılanmaydı. Ancak savaş sonrası Yugoslavya’sında oluşan siyasi ortamda, teşkilat üyeleri devlet güvenliği açısından tehdit olarak değerlendirilmiş ve 1948 yılında Üsküp’te düzmece bir dava süreci düzenlenmişti. Birinci davada sanık sandalyesine oturtulan Yücelciler grubunun yargılanması sonucunda dört kişi ölüm cezasına çarptırıldı. Bunların arasında Meral Yapalı’nın babası Ali Abdurrahman Ali de bulunuyordu. Ölüm cezaları yaklaşık bir ay sonra infaz edildi. Dört Yücel önderi, 27-28 Şubat 1948 gecesi kurşuna dizilerek idam edildi. Diğer sanıklar ise uzun yıllara varan hapis cezalarına mahkûm edildiler. Aralarında 20 yıla kadar hapis cezası alanlar vardı. Ancak tarihin ironisi burada da kendisini gösterdi: Birkaç yıl sonra siyasi şartlar değişti ve bu insanların tamamı serbest bırakıldı. Başka bir ifadeyle, bir dönem ağır suçlamalarla karşı karşıya bırakılan ve uzun yıllar hapis cezasına mahkûm edilen insanlar, daha sonra değişen siyasi koşullar içerisinde özgürlüklerine kavuştular. Bu durum, 1948 Yücel Davası’nın hukuki niteliği ve dönemin siyasi atmosferi konusunda bugün dahi ciddi biçimde düşünülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bir Çocuğun Hafızasında Kalanlar Tarih kitapları, farklı belgeler, mahkeme kararları ve resmî yazışmalar, geçmişte yaşanan olayları anlamamız açısından büyük önem taşır. Ancak tarihin bir de insan hafızasında yaşayan tarafı vardır. Sayın Meral Yapalı ile yaptığımız görüşmenin benim açımdan en önemli yönlerinden biri de buydu. Onun anlattıkları, 1948 yılında yaşananların yalnızca mahkeme salonlarında kalan bir olay olmadığını; bu davanın sanıkların eşleri, çocukları ve aileleri üzerinde de derin izler bıraktığını bir kez daha gösterdi. Bir çocuğun babasını kaybetmesi, ailesinin yıllarca süren belirsizlik ve baskı içerisinde yaşaması, ardından siyasi şartların değişmesiyle birlikte aynı insanların serbest bırakılması, yalnızca bir hukuk dosyasının konusu olarak görülemez. Bunlar, aynı zamanda bir toplumun hafızasında yer eden insanî trajedilerdir. Meral Yapalı’nın bugün, yıllar sonra, babasının ve annesinin yaşadığı olayları hatırlayarak bunları anlatması, geçmişle yüzleşmenin önemini de ortaya koymaktadır. Yücel Davası üzerine yaptığım araştırmalar sırasında ulaştığım bilgiler ve tanıklıklar, bu olayın daha geniş bir tarihsel çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Benim için tarih araştırmasının temel amacı, geçmişte yaşananları herhangi bir siyasi veya ideolojik yaklaşımın sınırları içerisinde değerlendirmek değil; mümkün olduğu ölçüde belgeler, tanıklıklar ve somut bilgiler ışığında gerçeği ortaya koymaktır. Çünkü tarihin üzerinden yıllar geçebilir; siyasi şartlar değişebilir, devletler ve yönetimler değişebilir. Ancak insanların yaşadığı acılar ve toplumların hafızasında kalan olaylar kolayca ortadan kalkmaz. Ünlü Türk şairi merhum Sezai Karakoç’un yıllar önce söylediği ve yazdığı gibi: “Onlar sanıyorlar ki, Biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki biz sussak, Tarih susmayacak. Tarih sussa, Hakikat susmayacak...”. 1948 Yücel Davası da bu açıdan yalnızca geçmişte kalmış bir mahkeme dosyası değildir. Bizler, Makedonya Türklerinin yakın tarihimizdeki önemli ve aynı zamanda acı sayfalardan biriyle karşı karşıyayız. Ohri’de Sayın Meral Yapalı ile gerçekleştirdiğimiz görüşme, bana bir kez daha şunu hatırlattı: Tarihin gerçek anlamda anlaşılması için yalnızca arşiv belgelerini okumak yeterli değildir. Belgelerin arkasında insanların, ailelerin ve toplumların yaşadığı hayatları da görmek gerekir. Yücel Teşkilatı mensuplarının 1948 yılında karşı karşıya kaldıkları dava, verilen cezalar, idamlar ve daha sonra gelen özgürlük süreci, dönemin siyasi şartlarının insan hayatları üzerindeki etkisini açık biçimde göstermektedir. Meral Yapalı’nın babası Ali Abdurrahman Ali’nin de aralarında bulunduğu dört Yücel önderinin idam edilmesinin üzerinden 78 yıl geçti. Bugün onların çocukları ve yakınları hâlâ o günlerin hatıralarını taşımaktadır. Bu nedenle geçmişi hatırlamak ve hatırlatmak, yalnızca geçmişe dönmek anlamına gelmez. Tam tersine, geçmişte yaşananlardan ders çıkararak daha adil, daha özgür ve insan haklarına daha fazla saygı gösteren bir gelecek kurabilmek açısından da önemlidir, diye düşünüyorum. Ohri’de Meral Yapalı ile yaptığımız görüşmeyi bu açıdan, sadece iki insanın buluşması olarak  tarihin yaşayan hafızası ile tarih araştırmasının buluşması olarak değerlendiriyorum. Yakında yayımlamayı planladığım “Yücel Teşkilatının Kaderi – ‘Yücelciler Davası’” başlıklı kitabımın Türkçe ve genişletilmiş baskısında, diğer yeni hususların yanı sıra, Meral Hanım’ın Ocak 2025’te bana gönderdiği, 1948 yılında yaşanan olaylar ile anne ve babasının kaderine ilişkin tanıklığı da ilk kez yayımlanacaktır. Salim Kadri Kerimi / tarihçi, emekli diplomat ve yazar
Hazırlayan: Salim Kadri Kerimi, tarihçi, emekli diplomat ve yazar: YÜCEL Davası’nın Acısını Taşıyan Meral Yapalı Hanımefendi ile Ohri’de Buluşma

Cuma günü, 2 Ekim 2026 tarihinde, Ohri’de, ünlü Türk piyanist Sayın Meral Yapalı Hanımefendi ile bir araya gelme fırsatı buldum. Meral Hanım, merhum Yücelci Ali Abdurrahman Ali ile Didar Kazım Ali’nin kızı olup 1940 yılında Üsküp’te dünyaya gelmiştir.

Çocukluk yılları, savaş sonrası dönemin çalkantılı ve acı dolu olaylarının gölgesinde geçmiştir. Babasının idam cezasının infaz edilmesi ve annesinin cezaevinden çıkmasının ardından, 1957 yılında annesiyle birlikte, Makedonya’dan ve Yugoslavya’nın diğer bölgelerinden Türkiye’ye göç eden çok sayıda Türk gibi Türkiye’ye yerleşmiştir.

Çocukluk yıllarında yaşadığı bu ağır ve sarsıcı tecrübeler, onun hayatında derin izler bırakmıştır. Ancak bütün bu zorluklara rağmen Meral Hanım, rahmetli annesi gibi hayatını müziğe adamış ve ilerleyen yıllarda başarılı bir piyanist olarak önemli bir sanat kariyeri inşa etmiştir.

Birkaç yıl önce tanışmış olmamıza rağmen, Ohri’deki buluşmamız ilk yüz yüze görüşmemiz oldu. Gerçekleştirdiğimiz samimi görüşmede, ağırlıklı olarak ailesinin yaşadığı acı günler ve özellikle 1948 yılında anne ve babası ile birlikte Yücel Teşkilatı’nın diğer üyelerine karşı açılan dava hakkında konuştuk.

Söz konusu görüşme benim için yalnızca bir dost sohbeti değildi. Aynı zamanda, yıllardır üzerinde çalıştığım Yücel Teşkilatı’nın tarihi ve üyelerine karşı yürütülen siyasi nitelikli dava konusunda, olayları bizzat yaşamış bir ailenin hafızasına kulak vermek bakımından da özel bir anlam taşıyordu.

Bilindiği üzere, Yücel Teşkilatı, II. Dünya Savaşı sonrasında Makedonya’daki Türk toplumunun siyasi, kültürel ve millî haklarıyla yakından ilgilenen bir yapılanmaydı. Ancak savaş sonrası Yugoslavya’sında oluşan siyasi ortamda, teşkilat üyeleri devlet güvenliği açısından tehdit olarak değerlendirilmiş ve 1948 yılında Üsküp’te düzmece bir dava süreci düzenlenmişti.

Birinci davada sanık sandalyesine oturtulan Yücelciler grubunun yargılanması sonucunda dört kişi ölüm cezasına çarptırıldı. Bunların arasında Meral Yapalı’nın babası Ali Abdurrahman Ali de bulunuyordu. Ölüm cezaları yaklaşık bir ay sonra infaz edildi. Dört Yücel önderi, 27-28 Şubat 1948 gecesi kurşuna dizilerek idam edildi.

Diğer sanıklar ise uzun yıllara varan hapis cezalarına mahkûm edildiler. Aralarında 20 yıla kadar hapis cezası alanlar vardı. Ancak tarihin ironisi burada da kendisini gösterdi: Birkaç yıl sonra siyasi şartlar değişti ve bu insanların tamamı serbest bırakıldı.

Başka bir ifadeyle, bir dönem ağır suçlamalarla karşı karşıya bırakılan ve uzun yıllar hapis cezasına mahkûm edilen insanlar, daha sonra değişen siyasi koşullar içerisinde özgürlüklerine kavuştular. Bu durum, 1948 Yücel Davası’nın hukuki niteliği ve dönemin siyasi atmosferi konusunda bugün dahi ciddi biçimde düşünülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bir Çocuğun Hafızasında Kalanlar

Tarih kitapları, farklı belgeler, mahkeme kararları ve resmî yazışmalar, geçmişte yaşanan olayları anlamamız açısından büyük önem taşır. Ancak tarihin bir de insan hafızasında yaşayan tarafı vardır. Sayın Meral Yapalı ile yaptığımız görüşmenin benim açımdan en önemli yönlerinden biri de buydu.

Onun anlattıkları, 1948 yılında yaşananların yalnızca mahkeme salonlarında kalan bir olay olmadığını; bu davanın sanıkların eşleri, çocukları ve aileleri üzerinde de derin izler bıraktığını bir kez daha gösterdi.

Bir çocuğun babasını kaybetmesi, ailesinin yıllarca süren belirsizlik ve baskı içerisinde yaşaması, ardından siyasi şartların değişmesiyle birlikte aynı insanların serbest bırakılması, yalnızca bir hukuk dosyasının konusu olarak görülemez. Bunlar, aynı zamanda bir toplumun hafızasında yer eden insanî trajedilerdir.

Meral Yapalı’nın bugün, yıllar sonra, babasının ve annesinin yaşadığı olayları hatırlayarak bunları anlatması, geçmişle yüzleşmenin önemini de ortaya koymaktadır.

Yücel Davası üzerine yaptığım araştırmalar sırasında ulaştığım bilgiler ve tanıklıklar, bu olayın daha geniş bir tarihsel çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Benim için tarih araştırmasının temel amacı, geçmişte yaşananları herhangi bir siyasi veya ideolojik yaklaşımın sınırları içerisinde değerlendirmek değil; mümkün olduğu ölçüde belgeler, tanıklıklar ve somut bilgiler ışığında gerçeği ortaya koymaktır.

Çünkü tarihin üzerinden yıllar geçebilir; siyasi şartlar değişebilir, devletler ve yönetimler değişebilir. Ancak insanların yaşadığı acılar ve toplumların hafızasında kalan olaylar kolayca ortadan kalkmaz. Ünlü Türk şairi merhum Sezai Karakoç’un yıllar önce söylediği ve yazdığı gibi:

“Onlar sanıyorlar ki,

Biz sussak mesele kalmayacak.

Halbuki biz sussak,

Tarih susmayacak.

Tarih sussa,

Hakikat susmayacak...”.

1948 Yücel Davası da bu açıdan yalnızca geçmişte kalmış bir mahkeme dosyası değildir. Bizler, Makedonya Türklerinin yakın tarihimizdeki önemli ve aynı zamanda acı sayfalardan biriyle karşı karşıyayız.

Ohri’de Sayın Meral Yapalı ile gerçekleştirdiğimiz görüşme, bana bir kez daha şunu hatırlattı: Tarihin gerçek anlamda anlaşılması için yalnızca arşiv belgelerini okumak yeterli değildir. Belgelerin arkasında insanların, ailelerin ve toplumların yaşadığı hayatları da görmek gerekir.

Yücel Teşkilatı mensuplarının 1948 yılında karşı karşıya kaldıkları dava, verilen cezalar, idamlar ve daha sonra gelen özgürlük süreci, dönemin siyasi şartlarının insan hayatları üzerindeki etkisini açık biçimde göstermektedir. Meral Yapalı’nın babası Ali Abdurrahman Ali’nin de aralarında bulunduğu dört Yücel önderinin idam edilmesinin üzerinden 78 yıl geçti. Bugün onların çocukları ve yakınları hâlâ o günlerin hatıralarını taşımaktadır.

Bu nedenle geçmişi hatırlamak ve hatırlatmak, yalnızca geçmişe dönmek anlamına gelmez. Tam tersine, geçmişte yaşananlardan ders çıkararak daha adil, daha özgür ve insan haklarına daha fazla saygı gösteren bir gelecek kurabilmek açısından da önemlidir, diye düşünüyorum.

Ohri’de Meral Yapalı ile yaptığımız görüşmeyi bu açıdan, sadece iki insanın buluşması olarak  tarihin yaşayan hafızası ile tarih araştırmasının buluşması olarak değerlendiriyorum.

Yakında yayımlamayı planladığım “Yücel Teşkilatının Kaderi – ‘Yücelciler Davası’” başlıklı kitabımın Türkçe ve genişletilmiş baskısında, diğer yeni hususların yanı sıra, Meral Hanım’ın Ocak 2025’te bana gönderdiği, 1948 yılında yaşanan olaylar ile anne ve babasının kaderine ilişkin tanıklığı da ilk kez yayımlanacaktır.

Salim Kadri Kerimi / tarihçi, emekli diplomat ve yazar

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve siteye yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.