Emin Alper: Asıl tehlike insanın kendi içinde geliştirdiği sansürdür

Kültür 82 kez okundu.
 

Emin Alper: Asıl tehlike insanın kendi içinde geliştirdiği sansürdür

Türk yönetmen Emin Alper, Üsküp’te sansür, otosansür ve toplumsal şiddeti değerlendirdi. Alper, sinemanın evrensel sorunları sorguladığını vurguladı.Nezavisen haber sitesinden Leyla Sabit'e konuşan Emin Alper'in röportajı nezavisen.mk haber sitesinde yayınlandı.
Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan Türk yönetmen Emin Alper, Üsküp’te katıldığı KineNova Film Festivali kapsamında verdiği röportajda sansür, otosansür, toplumsal şiddet ve otoriterleşme üzerine değerlendirmelerde bulundu. Alper, “Asıl tehlike bakanlıktaki sansürcü değil, insanın kendi içinde geliştirdiği sansürcüdür” dedi. Türk yönetmen ve senarist Emin Alper, Üsküp’te düzenlenen KineNova 2026 Film Festivali kapsamında verdiği özel röportajda, filmlerinde sıkça ele aldığı korku, şiddet, toplumsal kutuplaşma ve ötekileştirme konularını değerlendirdi. Nezavisen haber sitesinden Leyla Sabit’e konuşan 52 yaşındaki yönetmen, son filmi Kurtuluş ile Berlin Film Festivali’nde kazandığı Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nün ardından ilk kez Üsküp’ü ziyaret etti. Festivalin jüri başkanlığını da üstlenen Alper’e, Makedonya kökenli yakın çalışma arkadaşı ve kurgucu Özcan Vardar eşlik etti. İlk uzun metrajlı filmi Tepenin Ardı ile uluslararası alanda dikkat çeken Alper, sinemasında korkunun nasıl üretildiğini, insanların nasıl düşmanlaştırıldığını ve sıradan bireylerin hangi koşullarda şiddet eylemlerine yönelebildiğini araştırdığını belirtti. “Düşman yaratmak için insanların beklentileri yeterli” Filmlerinde görünmeyen düşman, paranoya ve toplumsal korku temalarının tekrarlandığını belirten Alper, bu konulara ilgisinin insan davranışlarını anlama çabasından kaynaklandığını ifade etti. Tepenin Ardı filminde görünmeyen bir düşmanın, bir ailenin birlikteliğini sağlayan unsura dönüştüğünü hatırlatan Alper, dış düşman algısının insanların kendi başarısızlıklarını açıklamalarına ve mevcut düzeni korumalarına yardımcı olabildiğini söyledi. Alper, düşman yaratma mekanizmasının insanların buna duyduğu ihtiyaçtan bağımsız düşünülemeyeceğini belirterek, “Düşmanı sıfırdan icat etmek gerekmiyor; insanlara zaten bekledikleri düşmanı sunmak yeterli” değerlendirmesinde bulundu. Yönetmen, Tepenin Ardı, Abluka, Kurak Günler ve Kurtuluş filmlerinde farklı açılardan ele aldığı bu meselenin, günümüzde de geçerliliğini koruduğunu vurguladı. “Tür, hikâyeyi anlatma özgürlüğü sağlıyor” Siyasi meseleleri doğrudan politik dramalar yerine gerilim, western, korku ve kara komedi gibi türler üzerinden anlatmayı tercih eden Alper, bu yaklaşımın kendisine daha geniş bir ifade alanı sunduğunu dile getirdi. Alper, belirli bir olayı gerçekçi biçimde anlatmanın izleyiciyi olayın taraflarını ve sorumlularını tartışmaya yöneltebileceğini, daha belirsiz bir anlatımın ise toplumsal mekanizmaların sorgulanmasına imkân tanıdığını belirtti. “Tür bana mesafe sağlıyor, mesafe de özgürlük veriyor” diyen Alper, filmlerinde rüya ile gerçeklik arasındaki sınırları belirsizleştirerek izleyicinin olayların arkasındaki nedenlere odaklanmasını amaçladığını ifade etti. Yönetmen, Kurak Günler filminde yolsuzluk, homofobi, siyasi baskı ve iktidar ilişkilerini ele alırken de bu anlatım biçiminden yararlandığını kaydetti. “Asıl tehlike insanın kendi içinde geliştirdiği sansürdür” Türkiye’de film üretirken siyasi ve toplumsal baskıların farkında olduğunu belirten Alper, doğrudan yasaklardan çok dolaylı baskıların belirleyici olabildiğini söyledi. Kurtuluş filmi için kamu kaynaklarından destek alamadıklarını, Kurak Günler filminin ise Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından sağlanan desteğinin geri çekildiğini aktaran Alper, buna rağmen inandığı hikâyeleri anlatmaktan vazgeçmek istemediğini dile getirdi. Alper, otosansürün yaratıcı süreç üzerindeki etkisine dikkat çekerek, “Asıl tehlike bakanlıktaki sansürcü değil, insanın kendi içinde geliştirdiği sansürcüdür. Ben de bununla mücadele etmeye çalışıyorum” ifadelerini kullandı. “Tarih ne olduğunu, sinema ise bunun neden tekrarlandığını sorar” Tarih eğitimi alan ve çağdaş Türkiye tarihi üzerine doktora yapan Alper, tarihçilik geçmişinin filmlerindeki toplumsal ve siyasi örüntüleri anlamasına yardımcı olduğunu belirtti. Kurtuluş filminin 2009 yılında yaşanan gerçek bir katliamdan esinlendiğini aktaran yönetmen, sinemanın tarihsel olayları yalnızca yeniden anlatmakla yetinmemesi gerektiğini ifade etti. Alper, tarih ile sinemanın yaklaşımını şu sözlerle açıkladı: “Tarih, ‘Ne oldu?’ diye sorarken sinema, ‘Bu nasıl bir duygu ve neden sürekli tekrarlanıyor?’ diye sorar.” Gerçek olaylardan yola çıkarken bazı ayrıntıları değiştirerek anlatıyı daha evrensel bir çerçeveye taşıdığını belirten Alper, amacının yalnızca geçmişte yaşananları aktarmak değil, insanların benzer şiddet döngülerine neden tekrar tekrar girdiğini anlamak olduğunu söyledi. “Bu, burada da yaşanabilir” Filmlerinin Türkiye’de geçmesine rağmen farklı ülkelerdeki izleyiciler tarafından da anlaşılmasını istediğini belirten Alper, özellikle Kurtuluş filminin bu açıdan önemli olduğunu vurguladı. Gerçek bir olaydan hareketle hazırlanan filmin, yalnızca Türkiye’ye özgü bir hikâye olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ifade eden yönetmen, otoriterleşme ve “biz ve onlar” ayrımının dünyanın birçok yerinde benzer biçimlerde ortaya çıktığını kaydetti. Alper, uluslararası izleyicilerin filmden yalnızca Türkiye’de yaşananlara ilişkin bir sonuç çıkarmasını istemediğini belirterek, “İzleyici sinemadan çıkıp yalnızca ‘Zavallı Türkiye’ diye düşünüyorsa başarılı olamamışım demektir. Şöyle düşünmelerini istiyorum: Bu, burada da yaşanabilir” dedi. Gümüş Ayı ödülü hem özgürlük hem sorumluluk getirdi Berlin Film Festivali’nde kazanılan Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nün yeni projeler için ortak ve finansman bulmayı kolaylaştırabileceğini belirten Alper, ödülün kendisine aynı zamanda daha büyük bir sorumluluk yüklediğini söyledi. Uluslararası tanınırlığın sağladığı görünürlüğü önemli toplumsal meseleleri gündeme taşımak için kullanmak istediğini ifade eden yönetmen, Gazze, İran, Kürtler ve uzun süredir cezaevinde bulunan arkadaşı Çiğdem için de kamuoyu önünde konuşma sorumluluğu hissettiğini dile getirdi. Bununla birlikte, ödüllerin film yapma yaklaşımını değiştirmesini istemediğini belirten Alper, yeni projelerine de zihnini meşgul eden bir hikâyenin peşinden giderek başlayacağını kaydetti. KineNova 2026 kapsamında Üsküp’ü ilk kez ziyaret eden Emin Alper’in, Üsküp’teki Film Sanatları Fakültesi’nde (FDU) sinema üzerine bir ustalık sınıfı düzenlemesi de planlanıyor.
Türk yönetmen Emin Alper, Üsküp’te sansür, otosansür ve toplumsal şiddeti değerlendirdi. Alper, sinemanın evrensel sorunları sorguladığını vurguladı.Nezavisen haber sitesinden Leyla Sabit'e konuşan Emin Alper'in röportajı nezavisen.mk haber sitesinde yayınlandı.

Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan Türk yönetmen Emin Alper, Üsküp’te katıldığı KineNova Film Festivali kapsamında verdiği röportajda sansür, otosansür, toplumsal şiddet ve otoriterleşme üzerine değerlendirmelerde bulundu. Alper, “Asıl tehlike bakanlıktaki sansürcü değil, insanın kendi içinde geliştirdiği sansürcüdür” dedi.

Türk yönetmen ve senarist Emin Alper, Üsküp’te düzenlenen KineNova 2026 Film Festivali kapsamında verdiği özel röportajda, filmlerinde sıkça ele aldığı korku, şiddet, toplumsal kutuplaşma ve ötekileştirme konularını değerlendirdi.

Nezavisen haber sitesinden Leyla Sabit’e konuşan 52 yaşındaki yönetmen, son filmi Kurtuluş ile Berlin Film Festivali’nde kazandığı Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nün ardından ilk kez Üsküp’ü ziyaret etti. Festivalin jüri başkanlığını da üstlenen Alper’e, Makedonya kökenli yakın çalışma arkadaşı ve kurgucu Özcan Vardar eşlik etti.

İlk uzun metrajlı filmi Tepenin Ardı ile uluslararası alanda dikkat çeken Alper, sinemasında korkunun nasıl üretildiğini, insanların nasıl düşmanlaştırıldığını ve sıradan bireylerin hangi koşullarda şiddet eylemlerine yönelebildiğini araştırdığını belirtti.

“Düşman yaratmak için insanların beklentileri yeterli”

Filmlerinde görünmeyen düşman, paranoya ve toplumsal korku temalarının tekrarlandığını belirten Alper, bu konulara ilgisinin insan davranışlarını anlama çabasından kaynaklandığını ifade etti.

Tepenin Ardı filminde görünmeyen bir düşmanın, bir ailenin birlikteliğini sağlayan unsura dönüştüğünü hatırlatan Alper, dış düşman algısının insanların kendi başarısızlıklarını açıklamalarına ve mevcut düzeni korumalarına yardımcı olabildiğini söyledi.

Alper, düşman yaratma mekanizmasının insanların buna duyduğu ihtiyaçtan bağımsız düşünülemeyeceğini belirterek, “Düşmanı sıfırdan icat etmek gerekmiyor; insanlara zaten bekledikleri düşmanı sunmak yeterli” değerlendirmesinde bulundu.

Yönetmen, Tepenin Ardı, Abluka, Kurak Günler ve Kurtuluş filmlerinde farklı açılardan ele aldığı bu meselenin, günümüzde de geçerliliğini koruduğunu vurguladı.

“Tür, hikâyeyi anlatma özgürlüğü sağlıyor”

Siyasi meseleleri doğrudan politik dramalar yerine gerilim, western, korku ve kara komedi gibi türler üzerinden anlatmayı tercih eden Alper, bu yaklaşımın kendisine daha geniş bir ifade alanı sunduğunu dile getirdi.

Alper, belirli bir olayı gerçekçi biçimde anlatmanın izleyiciyi olayın taraflarını ve sorumlularını tartışmaya yöneltebileceğini, daha belirsiz bir anlatımın ise toplumsal mekanizmaların sorgulanmasına imkân tanıdığını belirtti.

“Tür bana mesafe sağlıyor, mesafe de özgürlük veriyor” diyen Alper, filmlerinde rüya ile gerçeklik arasındaki sınırları belirsizleştirerek izleyicinin olayların arkasındaki nedenlere odaklanmasını amaçladığını ifade etti.

Yönetmen, Kurak Günler filminde yolsuzluk, homofobi, siyasi baskı ve iktidar ilişkilerini ele alırken de bu anlatım biçiminden yararlandığını kaydetti.

“Asıl tehlike insanın kendi içinde geliştirdiği sansürdür”

Türkiye’de film üretirken siyasi ve toplumsal baskıların farkında olduğunu belirten Alper, doğrudan yasaklardan çok dolaylı baskıların belirleyici olabildiğini söyledi.

Kurtuluş filmi için kamu kaynaklarından destek alamadıklarını, Kurak Günler filminin ise Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından sağlanan desteğinin geri çekildiğini aktaran Alper, buna rağmen inandığı hikâyeleri anlatmaktan vazgeçmek istemediğini dile getirdi.

Alper, otosansürün yaratıcı süreç üzerindeki etkisine dikkat çekerek, “Asıl tehlike bakanlıktaki sansürcü değil, insanın kendi içinde geliştirdiği sansürcüdür. Ben de bununla mücadele etmeye çalışıyorum” ifadelerini kullandı.

“Tarih ne olduğunu, sinema ise bunun neden tekrarlandığını sorar”

Tarih eğitimi alan ve çağdaş Türkiye tarihi üzerine doktora yapan Alper, tarihçilik geçmişinin filmlerindeki toplumsal ve siyasi örüntüleri anlamasına yardımcı olduğunu belirtti.

Kurtuluş filminin 2009 yılında yaşanan gerçek bir katliamdan esinlendiğini aktaran yönetmen, sinemanın tarihsel olayları yalnızca yeniden anlatmakla yetinmemesi gerektiğini ifade etti.

Alper, tarih ile sinemanın yaklaşımını şu sözlerle açıkladı:

“Tarih, ‘Ne oldu?’ diye sorarken sinema, ‘Bu nasıl bir duygu ve neden sürekli tekrarlanıyor?’ diye sorar.”

Gerçek olaylardan yola çıkarken bazı ayrıntıları değiştirerek anlatıyı daha evrensel bir çerçeveye taşıdığını belirten Alper, amacının yalnızca geçmişte yaşananları aktarmak değil, insanların benzer şiddet döngülerine neden tekrar tekrar girdiğini anlamak olduğunu söyledi.

“Bu, burada da yaşanabilir”

Filmlerinin Türkiye’de geçmesine rağmen farklı ülkelerdeki izleyiciler tarafından da anlaşılmasını istediğini belirten Alper, özellikle Kurtuluş filminin bu açıdan önemli olduğunu vurguladı.

Gerçek bir olaydan hareketle hazırlanan filmin, yalnızca Türkiye’ye özgü bir hikâye olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ifade eden yönetmen, otoriterleşme ve “biz ve onlar” ayrımının dünyanın birçok yerinde benzer biçimlerde ortaya çıktığını kaydetti.

Alper, uluslararası izleyicilerin filmden yalnızca Türkiye’de yaşananlara ilişkin bir sonuç çıkarmasını istemediğini belirterek, “İzleyici sinemadan çıkıp yalnızca ‘Zavallı Türkiye’ diye düşünüyorsa başarılı olamamışım demektir. Şöyle düşünmelerini istiyorum: Bu, burada da yaşanabilir” dedi.

Gümüş Ayı ödülü hem özgürlük hem sorumluluk getirdi

Berlin Film Festivali’nde kazanılan Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nün yeni projeler için ortak ve finansman bulmayı kolaylaştırabileceğini belirten Alper, ödülün kendisine aynı zamanda daha büyük bir sorumluluk yüklediğini söyledi.

Uluslararası tanınırlığın sağladığı görünürlüğü önemli toplumsal meseleleri gündeme taşımak için kullanmak istediğini ifade eden yönetmen, Gazze, İran, Kürtler ve uzun süredir cezaevinde bulunan arkadaşı Çiğdem için de kamuoyu önünde konuşma sorumluluğu hissettiğini dile getirdi.

Bununla birlikte, ödüllerin film yapma yaklaşımını değiştirmesini istemediğini belirten Alper, yeni projelerine de zihnini meşgul eden bir hikâyenin peşinden giderek başlayacağını kaydetti.

KineNova 2026 kapsamında Üsküp’ü ilk kez ziyaret eden Emin Alper’in, Üsküp’teki Film Sanatları Fakültesi’nde (FDU) sinema üzerine bir ustalık sınıfı düzenlemesi de planlanıyor.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve siteye yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.