Ediz Hun: Mutfaklar güzel ama trileçe müthiş, bizden iyi yaşıyorsunuz
Ediz Hun: Mutfaklar güzel ama trileçe müthiş, bizden iyi yaşıyorsunuz
Balkan turu kapsamında Üsküp Türk Çarşısı’nı ziyaret eden Yeşilçam’ın usta çınarı Ediz Hun, Yeniden Birlik’e çok özel açıklamalarda bulundu. Anne tarafından Balkan kökenli olduğunu hatırlatarak bölge insanının sıcaklığına ve Ohri Gölü'nün ekolojisine değinen efsane aktör, Üsküp mutfağına ve özellikle trileçeye olan hayranlığını gizleyemedi: "Vallahi güzel yaşıyorsunuz, bizden iyi yaşıyorsunuz."
Yeşilçam’ın usta çınarı Ediz Hun, Balkan turu kapsamında geçtiğimiz günlerde Üsküp’ü ziyaret etti. Röportaj teklifimizi büyük bir içtenlikle kabul eden usta aktör; alçak gönüllü kişiliği, eksilmeyen güler yüzü ve entelektüel birikimiyle Üsküp Türk Çarşısı’nda adeta bizden biriydi. Ne de olsa anne tarafından Balkan kanı taşıyor, bu topraklara yabancılık çekmiyordu. Sinemadan ekolojiye, Yunus Emre’nin barış felsefesinden Ohri Gölü’nün endemik yapısına kadar uzanan, çok özel ve samimi söyleşi gerçekleştirdik.
"BALKAN İNSANLARI ÇOK SICAK"
Daha önce de bu coğrafyayı ziyaret ettiğini belirten usta sanatçı Ediz Hun, geçmiş gezilerini ve Üsküp’e dair ilk izlenimlerini şu sözlerle aktarıyor:
“Duygular yani Balkanlardaki ülkeleri ziyaret ettik bundan birkaç yıl önce. Belgrad'ı da, Sırbistan'ı da bilirim. Hırvatistan'da Dubrovnik'i gezdik. Montenegro'da Podgorica başkenti orası. Budva ve Kotor hatırlıyorum. O çok etkilemişti beni. Buraya da geçtik. Ama bu derece bugünkü gibi, bu seyahatimizdeki gibi dolaşma imkânı bulamadık. Çok etkilendim buradan. Skopye, Üsküp'ten. Müthiş. Büyük binalar, çok güzel heykeller. Beni çok etkiledi. O heykeller çok başarılı. En ufak şeyine kadar dikkat ettim. O bakımdan Üsküp, Skopye beni çok etkiledi.”

Üsküp’ün mimari estetiğinin yanı sıra insan yapısına da dikkat çeken usta aktör, kendisinin de bu topraklara olan genetik bağını dile getirerek sözlerini şöyle sürdürdü.
“İnsanları çok sıcak zaten. Balkan insanı. Benim annem de Balkan. Bulgaristan Vidin göçmeni. Mavi gözlü güzel bir kadındı. Felsefe öğretmeniydi. Balkanlar bize tabii çok yakın. Kardeş ülkeler. Ama burası hakikaten çok hoş bir yer. Sakin. Cittaslow var biliyorsunuz. Sakin şehirler. Onlardan bir tanesi gibi. Sessizce gayet güzel.”
"DİN VE DİL GÖZETMEKSİZİN YAŞAMDA ASIL MÜHİM OLAN KARDEŞLİKTİR"
Tarihi çarşının atmosferinde, Üsküp'te yaşayan Türklerle irtibat kurup kuramadığını sorduğumuz Ediz Hun, bu soruya çok daha geniş ve birleştirici bir vizyonla yaklaşarak, şehrin çok kültürlü yapısını ve halkın hoşgörüsünü şu sözlerle takdir ediyor:
“Tek tük kurabildik ama yani fark etmez. Netice itibariyle burada çeşitli dinlerin mensubu insanlar ve topluluklar var. Hepsine saygılıyız tabiatıyla. Zaten mühim olan yaşamda kardeşliktir. Yani din, dil, sosyal statü, toplumsal köken gözetmeksizin birbiriyle kaynaşmaktır. Siz onu burada sağlamışsınız. O bakımdan da çok takdir ediliyor tabii. Buranın davranışları, halkının sempatik davranışı, hepimizi, turist olarak geldiğimiz bizleri çok etkiliyor.”
KAFKAS VE BALKAN GENLERİNİN GÜÇLÜ SENTEZİ
Sohbetimizin yönünü biraz geriye, usta sanatçının bizim için çok önemli olan Balkan kökenlerine çeviriyoruz. Rahmetli annesinin kendisine anlattığı Balkanlar ve özellikle Bulgaristan hikâyelerini, hafızasında kalanları sorduğumuz Ediz Hun, aile geçmişini ve bu coğrafyanın genetik yapısını şu sözlerle özetliyor:
“Annem yel üç yaşındayken gelmiş. Annem bin dokuz yüz sekiz doğumlu. Bin dokuz yüz on birde ailece göç etmişler, başka kardeşleriyle. Ama annem böyle sarışın, beyaz tenli, mavi gözlü. Çok hoş, güzel bir kadındı. Felsefe öğretmenliği yaptı daha sonra. Fakat buradan hep bahsederdi ailelerin anlatmış oldukları hikayeleri. Bize aktarırdı tabiatıyla. Balkanlar güzel yani”
Konuşmasında biyolojik çeşitliliğe ve insan popülasyonlarının dayanıklılığına vurgu yapan usta aktör, kendisini bu iki güçlü kökenin bir sentezi olarak şanslı gördüğünü belirterek açıklamalarına şöyle devam ediyor:
“Bir tanesi Kafkas ırkıdır. İkinci sağlam ırk, Balkan ırkıdır. Bu Balkan ırkı Macaristan'ın sonuna kadar gider. Avusturya'ya gelir, dayanır. Macaristan, eski Yugoslavya, şimdiki yedi ülke Yugoslavya'daki, artı Bulgaristan, artı Romanya. Bunlar çok kuvvetli, robust (güçlü) bir ırktır. Sağlam, dayanıklı bir ırktır. Dolayısıyla da o iki ırktan da ben şanslıyım. Bazı genler almış olabilirim. Annem Balkan, babam Kafkas, Çerkez'dir babam. Dolayısıyla ben çok severim. Balkanlar beni çok mutlu ediyor, bana hitap ediyor.”
Tam bu esnada söyleşimize usta oyuncunun kıymetli eşi Berna da dahil oluyor. Bu güzel buluşmayı ve Balkan insanının fiziki gücünü güreş sporu üzerinden örneklendiren Hun, şaşkınlığını ve hayranlığını şu cümlelerle aktarıyor:
“Demek istediğim, Balkanlar çok özeldir. Bakın eskiden ben güreşlere çok meraklıydım. Ben güreşçi değilim. Seyretmesine, o kuvvetlerin birbirine çarpışması beni çok etkilerdi. Hep birinci, ikinci, üçüncü ya Bulgar, ya Türk, ya Sırp. Yugoslav, Sırp, yani Hırvat da olabilir. Makedon da olabilir tabiatıyla. Yedi ülkenin insanları olabilir. Buradaki insanlara bakıyorum. Benim boyum bir seksen beş, burada bir doksan beş - iki metre adamlar var ya. Hem eline hem boyuna maşallah. Kuvvetli kuvvetli bir ırk.”
YEŞİLÇAM'DAN YUNUS EMRE'NİN BARIŞ FELSEFESİNE
Balkanlar’daki bu kuvvetli, güçlü ve sağlam insan yapısının kendi sanat hayatına nasıl yansıdığını sorduğumuzda Ediz Hun, Türkiye sinemasındaki çok kültürlü genetik mirası meslektaşları üzerinden örneklendirerek, coğrafyanın tarihi derinliğini ve barış mesajını şu sözlerle dile getiriyor:
“Bizde de tabii çok şey vardı. Tanıdığımız arkadaşlarımız vardı Balkanlardan geldi. Mesela Tamer Yiğit belki duymuşsunuzdur. Tamer Yiğit Arnavut'tur. Cüneyt Arkın, Fahrettin Cüreklibatur, Kırım türküdür. Tatar'dır. Yani çok var sanatçılardan. Türkan Şoray'ın babası Çerkez'dir. Benim babam gibi. Dolayısıyla yani çok Türkiye'de karışık tabii. Osmanlı oraya girmiş, buraya girmiş. Her taraftan genler almış. Yeni genler. Dolayısıyla burada da beş yüz sene kalmış kaç ömür sayılır? Kaç nesil sayılır?”
Bölge insanının misafirperverliğine ve karakterine duyduğu takdiri ifade eden usta aktör, komşuluk ilişkilerine ve dünya barışına dair vizyonunu Yunus Emre'nin dizeleriyle taçlandırarak sözlerini şöyle devam ediyor.
“Bu bakımdan yani güzel yerler. İnsanları sıcak, sizler sıcak insanlarsınız. Yardımsever, gülümseyen. Her zaman yüzü asık olmayan insanlar. Yollarınız açık olsun. Kavgadan uzak yaşamak lazım. Yunanistan sizi biraz üzdü son zamanlarda farkındayım. İlle de Makedonya biz... Olmaz öyle biz diye demeyeceksin. Hepimiz diyeceksin. Hepimiz. O da biz gibidir ama daha geniş bir anlamı vardır. Herkes komşudur. Yunanistan'da komşu, Türkiye'de komşu. Yani gelin kardeş olalım, barış olalım, birbirimizi sevelim. Dünya kimseye kalmaz diyor Yunus Emre. Bu bakımda kavganın zamanı değil, dostluğun zamanı. Barışın zamanı, sevginin zamanı.”

MİLYON YILLIK MİRAS: BİR EKOLOĞUN GÖZÜNDEN OHRİ GÖLÜ
Usta sanatçıya, Türkiye'deyken Balkanlarla ilgili dizileri izleyip izlemediğini ve bugün buralardan yeni bir dizi çekimi için ilham alıp almadığını soruyoruz. Bölgenin tarihi yapısına değinen Ediz Hun, bir biyolog gözüyle yaklaştığı Ohri Gölü'nün korunması adına şu önemli açıklamaları yapıyor:
“Olabilir tabii, olabilir. Yani buraları otantik, tarihsel zenginliği olan bölge. Kuzey Makedonya, Üsküp ve civarı. Bir de çok önemli bir gölünüz var. Ohri Gölü. İki buçuk milyon yıl önce oluşmuş bir göldür. Avrupa'nın en eski gölüdür. Ve içinde çok endemik türlü. Endemik nedir? Belki izleyenlerin bir kısmını bilemeyebilir. Hemen açıklayayım. Sadece o yörede, o gölde bulunan canlılar demek. Endemik. Mesela gidelim Uludağ diyelim. Türkiye'nin Uludağ'ını bilirsiniz. Uludağ'da endemik bitkiler. Sadece Uludağ'da yetişen anlamında endemizm kullanılır. Burada o göl hem derin bir göldür. 300 metreye yakın bir derinliği var yer yer. Hem de çok eski. Çok eski ve eski olduğu için de evrimsel süreçte yeni türler oluşmuş. Alabalık türleri. Yani kemikli, kıkırdaklı balıkların dışında, böcek familyasından da, bitkilerden de çok değişik. Yalnız oraya mahsus bitkiler, böcekler olan bir göl ekosistemidir.”
Gölün ekolojik yapısının kendisi için büyük bir motivasyon kaynağı olduğunu belirten ünlü aktör, doğanın korunması hususunda yetkililere şu sözlerle sesleniyor:
“O bakımdan da çok kıymetlidir. Biz biyologlar için. Benim yani bilhassa, tabii ki kardeşlerimizle beraber olmak benim için mutluluk. Ama o gölü tetkik etmek üzere bu seyahate katıldım. Çok etkiliyor beni Ohri Gölü. Çok eski bir göl. Ve mükemmel de koruyorlar. Arnavutluk tarafını bilmiyorum. Ama burada UNESCO'ya bağlı olduğu için çok şiddetli, güzel, ciddi bir koruma var. Oradan bir film çekilebilir tabii. Ohri çok önemli bir göl. Onun kıymetini Makedonya hükümeti çok iyi biliyor. Onu tebrik ediyorum hükümeti. Hiç taviz vermeyin. O göl daha sonraki nesillere de bu şekilde tertemiz, pırıl pırıl aktarılması gereken bir göl. Zaten UNESCO tarafından korunan bir göl. Evet, ona çok dikkat edin.”
"SANAT KİMSENİN TEKELİNDE DEĞİLDİR"
Usta sanatçıyı izleyerek büyüyen nesilleri hatırlatıp, genç sanatçılara ne gibi tavsiyelerde bulunmak isteyeceğini sorduğumuz Ediz Hun, sanatın evrensel doğasına vurgu yaparak, Balkanlar'daki Türkçe kültürünü ve buradaki yaşam kalitesini şu sözlerle takdir ediyor:
“Sanat kimsenin tekelinde değil. Öyle bir genç çıkar ki, 10-12-15 yaşında bir genç kız veya genç erkek öyle bir rol üstlenir ki, onu öyle bir oynar ki, sergiler ki, 40-50 yıllık aktörü geride bırakır. Sanat kimsenin tek elinde değildir. O bakımdan, buradan da tabii güzel çalışmalar var. Kosova'da da bulundum, Prizren'de de bulundum, Priştine'de. Orada da çok güzel Türkçe konuşuluyor, aynı buradaki gibi. Dolayısıyla da bu otantik yaklaşımları, alışkanlıkları devam ettirmek, sizin yeni nesillere de aktarmak durumunuz var. Bu çok önemli ama burası çok güzel bir ülke.”
Balkanlar'daki koruma bilincini ve düzenli yaşamı İstanbul'un yoğun temposuyla kıyaslayan usta aktör, bölge halkının bu şansını ve kültürel mirasa olan saygısını şu cümlelerle özetliyor:
“Şanslısınız, biyolojik saatiniz çok sistemli çalışıyor. Aynen saat gibi, hiç şaşmıyor. Ne ileri ne geri. Biz de İstanbul'da bir ileri gidiyoruz, bir geri, bir ileri, bir geri. 20-22 milyonluk bir şehir. Yani üç saatte bir yere varıyoruz. Aslında yürüyerek gitsek belki bir buçuk saatte varabiliriz. Trafik çok büyük bir kaos. Bu bakımdan siz burada şanslı yaşıyorsunuz ve daha uzun yaşarsınız. Turistik bir yer tabii, çok güzel. Nasıl o heykeller, camiler, kiliseler mükemmel yapılmış ve koruyorsunuz. Yani hiçbir zaman taviz vermeyin. İnsanların da bunları koruması için iyi eğitim vermiş olmanız ki bunlar bu şekilde korunarak devam ediyor.”
TRİLEÇE ÖVGÜSÜ VE "YENİDEN BİRLİK"E SEVGİ DOLU VEDA
Söyleşimizin sonuna doğru usta sanatçıya bölgenin mutfağını nasıl beğendiğini soruyoruz. Balkan lezzetlerini samimi bir dille yorumlayan Ediz Hun, tatlılar ve özellikle trileçe konusundaki hayranlığını gizlemeyerek, röportajı tüm ekibimize ve izleyicilerimize teşekkür ederek şöyle noktalıyor:
“Mutfak. Mutfaklar güzel canım. Biraz fazla yağlı gibi. Onun için ben köftenin köftesini yedim, patates yiyemedim. Dedim ki bunlar yağda fazla, patatesler yağ emmiştir, yağ bırak. Biraz yağlı, bakıyorum zaten biraz hafif göbekler de. Erkekler de biraz belli oluyor. Tatlılar da çok güzel. Ama trileçe müthiş, müthiş bir şey, müthiş, müthiş. Vallahi güzel yani, iyi yaşıyorsunuz. Bizden iyi yaşıyorsunuz, söyleyeyim size. Ve bizi izleyecek olanlara da şimdiden en içten duygularımla, saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum.”
H.Gina
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.