Bir çıraklık, bir futbol, bir reklam hikayesi: Beyto’nun renkli dünyası
Bir çıraklık, bir futbol, bir reklam hikayesi: Beyto’nun renkli dünyası
Makedonya şartlarında hayatı boyunca tek bir meslekte kalabilmek, sevdiği işi yaparak ömrünü sürdürebilmek gayet büyük ve zorlu bir mücadele gerektirir. Ekonomik zorunluluklar, hayat şartları ve beklenmedik dönemeçler çoğu zaman insanı hiç hesapta olmayan rüzgarlara teslim eder.
Şimdilerde 50 yıllık bir ömrün tüm birikimini cebine koymuş, iki çocuk babası bir esnafın portresi, tam bir hayat dersi niteliğinde. Biri 11 yaşında yeşil sahalarda koşturan bir erkek çocuk, diğeri henüz 4 yaşında bir kız çocuğu babası olan Beytulla Sait -Beyto; çarşıda çıraklıktan yeşil sahalara, gastronomi sektöründen kasap dükkanına ve en sonunda ekranların sevilen reklam yüzü olmaya uzanan rengarenk bir ömür hikayesini temsil ediyor.
Eski ünlü futbolcu Süleymanov’un (Süleyman Sait) oğlu Beyto ile geçmişten bugüne uzanan samimi, bir söyleşi gerçekleştirdik. Şartların dayattığı her mesleğe ailesi ve geleceği için göğüs geren ama ruhundaki insan sevgisini ve "yüze" gülen felsefesini hiç kaybetmeyen Beyto, bu zorlu hayat yolculuğunu ve gençlere ilham verecek tecrübelerini Yeniden Birlik okurları için en ince ayrıntısına kadar paylaştı.
"Bizim Zamanımız Bugünkü Gibi Değildi: Hem Okul, Hem İş, Hem Futbol..."
Hayat yolculuğunun oldukça uzun ve mücadele dolu olduğunu belirterek söze başlayan Beytulla Sait - Beyto, çocukluk yıllarının getirdiği ağır yükleri ve o dönemin zorluklarını şu sözlerle aktarıyor:
"Bizim zamanımız bugünkü gibi konforlu değildi, çocukluğum gerçekten zor geçti. Hem çalışmak, hem okula gitmek hem de antrenmanlara katılmak zorundaydım. Kolay değildi; sabah bir işte, öğlen okulda, akşam antrenmanda koştururduk. Ama bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, bütün bu zorluklar beni hayatta çok daha güçlü biri yaptı. O dönem çarşıda büyüyen tüm çocuklar gibi, annelerimiz babalarımız bizi zanaat öğrenelim, hayatı tanıyalım diye hemen ustaların yanına, piyasaya salarlardı."
Beyto, çarşı esnafının rahmetli ustalarının yanında yetiştiği ilk çıraklık dönemlerini ise kronolojik olarak şöyle özetliyor:
"İlk olarak Hafız Kenan’ın yanında ayakkabıcılık (espadril) yaparak başladım sektöre. Ayakkabıcı gibi girdik çarşıya. Ondan sonra kısmet değişti, çantacıda devam ettim. Sadece bununla da kalmadım; reklamcılık zanaatında da çalıştım. Şu anki hükümette Bakan olan Bekim Sali’nin babası, rahmetli Usta Sali’nen yanında çıraklık yaptım, onun tezgahından geçtim. Ama bir süre sonra üç işi, okulu ve futbolu bir arada tutamadık. Çok zordu, fiziksel olarak insan yetişemiyordu."

Yeşil Sahalara Erken Veda ve Kasap Dükkanından Gastronomiye Uzanan Yol
Zanaatla birlikte futbol kariyerine de tutkuyla adım atan Beyto, babasının izinden gitmek amacıyla gençlik yıllarında Türkiye’de de şansını denedi. 1996 yılında Beşiktaş seçmelerine, 1998 yılında ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) seçmelerine katıldı. Ancak futbol hayatı uzun ömürlü olamadı:
“Tam üç tane büyük ameliyat geçirdim. Mecbur kaldım ve çok sevmeme rağmen futbolu bırakmak zorunda kaldım."
Futbola veda ettikten sonra geçim mücadelesi için tamamen iş hayatına sarılan Beyto, farklı sektörlerde çalışmaya başladı:
"Futbol bittikten sonra hayat devam etti tabii. Debar Maalo’da çalıştık, çarşıda çalıştık... Eski dostlarımın yanında; Adnan’da (Zendeli), Er Gros’ta, Kasap’ta çalıştım. Hepsinde ayrı bir emek, ayrı bir mücadele vardı. Hatta bir dönem Arnavutluk’a gidip orada da çalıştım. Hayatın her türlü rengini, zorluğunu gördüm."
"Çeşit Çeşit İnsanla Tanıştım; Benim En Büyük Kazancım Muazzam Bir Çevre"
Çalıştığı bunca meslek ve mekân arasında kendisini en çok var eden, yaparken ruhunu bulduğu işin gastronomi ve garsonluk olduğunu söyleyen Beyto, bu mesleğe olan aşkını şu sözlerle açıklıyor:
"Çalıştığım işlerin hepsi bana ayrı bir motivasyon yarattı. Ama garsonluk, gastronomi bende çok başka bir yerdedir. Ben bu işi seve seve, yürekten yaptım. Niye dersen; çok büyük, muazzam bir çevre yaptım. Çeşit çeşit insanla, esnafla, hocayla, doktorla, profesörle, devlet insanıyla tanıştım. Beni gastronomide etkileyen şey insan sevgisi. Seve seve yapıyorum bu işi yapıyorum!"
"Diğer Meslekleri Zordan Yaptım Ama Garsonluğu Baş Tacı Ettim"
İş bittiğinde bile ertesi günün temposunu özlediğini belirten Beyto, mesleğine olan tutkusunu ve çarşıya olan aidiyetini ise şu derin cümlelerle özetliyor:
"İş bittiği zaman evde düşünüyordum. 'Acaba yarın da bugün gibi güzel ve tempolu olacak mı?' diye sabırsızlanırdım. Sabahleyin kahveyi açarken bile ayaklarım geri geri gitmezdi, seve seve açardım kapıyı. Diğer meslekleri hayat mücadelesi için zorunluluktan, zordan yaptım ama garsonluğu baş tacı ederek yaptım."
Günümüz hizmet sektöründeki gençleri ve yeni nesil garsonluğu da eleştiren deneyimli isim, mesleğin etik kurallarına vurgu yapıyor:
"Bugün çarşıda bir kafede, restoranda oturduğum zaman bakıyorum; maalesef hizmet sektörü biraz zayıf, henüz tam gelişmemiş. Gençlerle, işçilerle çok çalışmak lazım. Kimi işe aldığını bileceksin. Futbolda nasıl kariyer varsa, burada da bir CV’n olması lazım. Yoksa 'Seni sokaktan alayım, tık diye işe sokayım' mantığıyla bu iş yürümez. Garsonluk yapacaksan; bir, seve seve yapacaksın; iki, hep 'yüze' gülerken yapacaksın. Müşteriyi gülerek bekleyeceksin. Müşteri demek para demektir; müşteri memnun olup ödedi mi bende de maaş olur. Yapmıyorsan gülerek, sevmiyorsan bu işi hiç yapma kardeşim, güzel yapamazsın."
Tesadüfen Gelen Popülerlik: "Kameraman Çekti, Her Şey Doğal Gelişti"
Ayakkabıcılıktan kasaplığa kadar hayatın her okulundan mezun olan Beyto’nun halk arasında daha geniş kitlelerce tanınması, Homax firmasının reklam yüzü olmasıyla gerçekleşti. Bu popülerlik anını gülerek anlatan Beyto, o unutulmaz günü şöyle paylaşıyor:
"Homax’ın patronu Haci Duli benim çok yakın dostumdur. Bir sabah onu görmeye, bir kahve içip ziyaret etmeye gittim. Baktım dükkânın yukarısında yoktu. İşçiler dediler ki 'Aşağıda dükkandadır, git bak.' Aşağı indim, bir baktım orada reklam çekiyorlar. Ben girerken bir bağırdım, onlar da 'Sus, reklam çekiyoruz' dediler. Baktım orada bir arkadaş reklamda oynuyor ama heyecandan kıpkırmızı olmuş, terliyor. Sordum arkadaşa, 'Niye terliyorsun, niye kırmızı renge bürünmüşsün?' dedim. 'Abi kameranın karşısı çok zordur' dedi. Ben de 'Verir misin ben bir deneyeyim?' dedim. Kameraman kardeşimizle öyle başladık çekmeye. Birinci reklam, iki, üç, dört derken gerisi geldi. Yazılı bir senaryo yoktu; senaryo benim kendi senaryomdu, içimden geldiği gibi, doğallığımla oynadım. Doğal olduğu için de çok güzel çıktı, insanlar bunu beğendi."
Çarşıda Beyto İzdihamı: "Çarşı'dan Taş Köprü'ye Yürümek Şimdi 3 Saat Sürüyor"
Reklamların televizyonda ve dijital mecralarda yayınlanmasının ardından hayatının nasıl değiştiğini anlatan Beyto, Üsküp halkının kendisine gösterdiği büyük ilgiyi şu sözlerle özetliyor:
"Reklamlar yayınlanınca dostlarım, arkadaşlarım telefonları açtılar; 'Vay be kardeş, helal olsun, tam senin işinmiş' dediler. Şimdi çarşıda, Bit Pazarı’nda, şehirde nerede geçsem herkes selam veriyor. Çarşı’dan çıkıp Taş Köprü’ye kadar yürümem normalde çok kısa sürer ama şimdi herkesle görüşüp, 'Oo Beytom ne oldu, nasılsın, gördük reklamı' diye selamlaşmaktan bana tam 3 saat lazım! Büyük paralar, pullar kazanmadım belki ama muazzam bir sevgi ve çevre kazandırdı bu reklam bana."
Efsane Babası Süleymanov’un Mirası ve Evlatlarına Olan Babalık Duası
Beytulla Sait - Beyto’nun hayatındaki en büyük gurur kaynaklarından biri de efsane futbolcu olan rahmetli babası Süleyman Sait (Süleymanov). Babasının parlak ama erken biten kariyerini anlatırken gözleri yaşaran ve oldukça duygulanan Beyto, aile tarihini şu sözlerle yad ediyor:
"Babamın canına rahmet olsun, çok büyük bir futbolcuydu. İsmi Süleyman Sait’ti. Dedem ise İdris Efendi’ydi. Dedem o zamanlar müderris olduğu için babamın futbol oynamasını hiç istemez, bırakmazdı. Babam yine de Vardar’da, Pobeda’da efsane işler yaptı. Vardar ile Almanya’da bir turnuvaya gittiklerinde; Franz Beckenbauer, Gerd Müller, Sepp Maier, Berti Vogts gibi dünya futbolunun efsaneleşmiş Bayern Münih kadrosuna karşı oynadı, onlara karşı mücadele etti.
Ama kısmet değilmiş, ayak dizinde çok büyük bir problem vardı, sakatlandı. Vardar’dan sonra Pobeda’ya gitti; orada Hüdaveri (Hüda) Abiyle beraber oynadılar. Pobeda’dan sonra Pelister’e geçti, en son biraz da Kosova’da oynadı ve çok genç yaşta futbolu bırakmak zorunda kaldı. Benim en büyük keyfim, hayalim babamın adımlarının arkasından gitmekti ama bana da kısmet olmadı; sakatlıklar izin vermedi."

Kendisinin ve babasının yarım kalan yeşil saha rüyasını şimdi 11 yaşındaki oğlunun sürdürdüğünü belirten Beyto, bir babanın evlatlarına yapabileceği en güzel duayı meslek aşkıyla birleştirerek ifade ediyor:
"Ben futbolcu olmak istedim olamadım, babama benzeyemedim. Babam gibi büyük olmak zaten çok zordu ama inşallah benim rüyamı çocuğum gerçekleştirecek. Oğlum şu an Rabotniçki’de oynuyor, henüz 11 yaşında. Ona rahmetli babamın adı olan 'Süleyman' ismini verdim ki onun adımlarını takip etsin, ismiyle yaşasın. Bir de 4 yaşında bir kızım var. İnşallah Allah nasip eder de oğlum büyük bir futbolcu olur. Ancak bir baba olarak benim için en önemli, en kutsal şey; futbolculuğunun da yanı sıra onun hayırlı bir evlat olmasıdır. Benim hayattaki en büyük duam, en büyük dileğim budur. Hayırlı bir evlat olsunlar, gerisi gelir. Hayattaki ikinci bir hayalim ise ileride kendi dostlarımı, çevremi ağırlayacağım, insanların seve seve geleceği samimi, küçük bir kahve - restoran dükkânı açmak."
Gençliğe Altın Değerinde Öğütler: "Zanaat Çarşıda Kayboldu, Günah!"
Röportajımızın sonunda, Üsküp gençliğine ve çarşının geleceğine dair vizyonunu paylaşan Beyto, sözlerini şu anlamlı uyarı ve tavsiyelerle tamamlıyor:
"Gençlere en büyük tavsiyem; ne yaparlarsa yapsınlar hayata devam etsinler ama en başta okulu hiç bırakmasınlar. Okulsuz hiçbir şey olmaz, her şeyin başı eğitimdir. Okulla birlikte mutlaka spor yapsınlar; spor başka bir hayattır, insanı sosyalleştirir, yeni insanlarla tanıştırır. Ve mutlaka zanaatı denesinler, her bir mesleğe girip çıksınlar, hayatın bilmesini (bilgisini) getirir bu insana.
Bakıyorum da şimdiki çarşıya, içim burkuluyor. Bizim eski zanaatlar çarşıda maalesef kayboldu. Eskiden çarşıya bir çıkardın kardeş; sokaklarda çekiç sesleri duyulurdu, demircilerin, bakırcıların sesleri yankılanırdı. Çantacılara bakardın, çantalara nitnalarla (bağlantı ve aksesuar) vururlardı, o ritmi duyardın. Şimdi çarşı ürktü, tenhalaştı; hiçbir zanaat sesi duyulmuyor. Sadece al-sat sektörü, ticaret kalmış. Zanaatın yok olması çok büyük bir günah! İnşallah çarşımız o eski zanaat ruhuna, o eski cıvıl cıvıl günlerine yeniden döner. Benim hayattan tek dileğim, tek keyfim bu zanaatların yaşaması ve inşallah evlatlarımın güzel geleceğidir. Başka hiçbir şey istemem."
Hüsamettin Gina
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.