Babalarından miras kalan saygıyla, kendi renklerinin peşinde: Kendi belamızı kendimiz bulduk!

Spor 592 kez okundu.
 

Babalarından miras kalan saygıyla, kendi renklerinin peşinde: Kendi belamızı kendimiz bulduk!

Üsküp’te aynı sofrayı paylaşan Memed kardeşlerin yolu taraftarlıkta ayrıldı. Siyah-beyaz bir sevdaya gönül veren babaları merhum Muhamet Bey'in, takım seçimi konusunda onları tamamen özgür bırakmasıyla başlayan bu serüvende; Necati Aslan, Ercati ise Kanarya oldu. "Kendi belamızı kendimiz bulduk" diyerek babalarını rahmetle anan kardeşler için 26 Nisan derbisi, bir rekabetten çok babadan kalan bir hoşgörü mirası.
Futbolun birleştirici gücü, Kuzey Makedonya’nın başkenti Üsküp’te yaşayan Necati ve Ercati Memed kardeşlerin hikâyesinde tam anlamıyla vücut buluyor. Aynı evde büyüyen iki kardeşten Necati Galatasaraylı, Ercati ise Fenerbahçeli. 26 Nisan’daki dev derbi öncesinde ikiliye aynı soruları yönelttik. İşte renklerin ayrıldığı ama kardeşliğin asla bozulmadığı o evden samimi cevaplar. Yol ayrımı: Biri UEFA Kupası, diğeri amca faktörü Kardeşlerin farklı takımları tutmaya başlama hikâyeleri birbirinden tamamen farklı. Necati, 2000 yılında Galatasaray’ın kazandığı UEFA Kupası’nın kendisi için bir dönüm noktası olduğunu söylüyor: “Ben de 90’lar jenerasyonunun büyük bir kısmı gibi futbola bağlandığım dönemde, 2000 UEFA Kupası Finali sonrası Galatasaray sevgisiyle tanıştım. O zafer bizim nesil için sadece bir kupa değildi. Avrupa’da ‘Biz de varız’ diyebildiğimiz bir dönüm noktasıydı ve beni derinden etkiledi.” Ercati ise yolunu amcasına borçlu: “Ben öncelikle amcam sayesinde Fenerbahçeli oldum. Kendisi fanatik Fenerbahçeli’dir. Onun sayesinde bir bakımdan biz de ‘hasta-fanatik’ olmaya gönül verdik.” İlk kırılma anlarını da net bir şekilde hatırlıyorlar. Necati için yine 2000 UEFA Kupası finali gecesi: “Evet, çok net hatırlıyorum. Benim için o kırılma anı, 2000 UEFA Kupası finali gecesiydi. Küçük bir çocuk olarak ekran başında izlediğim o maçta Galatasaray’ın Avrupa’da kazandığı o tarihi başarı beni derinden etkiledi.” Ercati içinse 2003-2004 sezonu: “Fenerbahçe’nin Beşiktaş’ın 8 puan gerisinden gelerek şampiyon olduğu sezon. Christoph Daum hocamızdı o zaman.” Derbi gecesi: Birlikte aynı koltukta, ama totemler havada Peki 26 Nisan akşamı saat 19.00’da evde atmosfer nasıl olacak? İki kardeşin cevabı şaşırtıcı biçimde birebir aynı: “Atmosfer çok farklı olmayacak. Her şeyden önce futbol spor kardeşliktir, maçı birlikte izleyeceğiz. İyi oynayanın, sahada hak edenin kazandığı maç olur İnşallah.” Maç sırasında ise tatlı bir psikolojik harp yaşanıyor. Necati detaylandırıyor: “Tabii ki var, derbi olunca işin içine biraz ‘psikolojik oyun’ da giriyor. Ama hepsi tatlı rekabet sınırlarında kalıyor. Mesela net bir gol kaçtığında hemen klasik takılmalar başlar: ‘Bunu da atamadınız artık…’ gibi küçük göndermeler oluyor. Ya da biri pozisyona girince diğeri hemen ‘kaçıracak’ diye yorum yapıp ortamı biraz geriyor. Uğur tarafında ise ben genelde aynı yerde otururum, hatta maç iyi gidiyorsa yerimi bile değiştirmem. Kardeşim de benzer şekilde bazı anlarda sessiz kalmayı tercih eder, ‘konuşursam bozulur’ diye düşünür. Yani aslında maç içinde küçük oyunlar var ama günün sonunda hepsi keyifli bir rekabet. Maç biter, kazananı tebrik ederiz, hayat normal devam eder.” Ercati ise daha kısa ama benzer bir dille anlatıyor: “Maç esnasında maçın seyrine göre illaki totemlerimiz oluyordur, o da maçın seyrine göre anlık gelişiyor. Önceden kestirmek mümkün değil.” “Sağlık olsun”un alt metni ve maç sonu ritüeli Maç bittiğinde ilk söylenen cümle “Sağlık olsun” oluyor. Ama Necati’ye göre bu cümlenin alt metni oldukça zengin: “Aslında ‘Sağlık olsun kardeş’ diyoruz ama o cümlenin alt metni çok geniş. O anki ses tonumuz, yüzümüzdeki o engelleyemediğimiz küçük gülümseme zaten her şeyi anlatıyor. ‘Sağlık olsun’ diyoruz ama aslında ‘Yine kazandık’ demenin en kibar yolunu seçiyoruz.” Ercati daha sade bir kabulleniş içinde: “Maçın sonucu ne olursa olsun bunlara alıştık zaten. Sağlık olsun der geçeriz çünkü hayat devam ediyor sonuçta.” Kaybeden tarafın o gece uyuyup uyuyamadığı sorusuna Ercati şu yanıtı veriyor: “Sadece derbi değil, normal bir maç olsa bile yenik olduğumuzda uyumak bazen zorlaşabiliyor. O yüzden her iki taraf için de zor olacağını düşünüyorum.” Necati ise evdeki o ilk birkaç dakikanın tablosunu şöyle çiziyor: “Derbi gecesi son düdükten sonra evde atmosfer tamamen maçın sonucuna bağlı. (Gülümsüyor) Ama genel kural şu: ilk birkaç dakika ya büyük bir sevinç ya da derin bir sessizlik oluyor. Kaybeden taraf genelde kısa bir ‘sessizliğe çekilme’ moduna giriyor, kazanan ise çok abartmadan sevincini yaşıyor. Sonrasında ise mutlaka bir teselli faslı geliyor. Çünkü günün sonunda aynı evdeyiz, kardeşiz ve rekabet ne kadar büyük olursa olsun saygı hep ön planda. Yani bizde ne tamamen sert bir sessizlik ne de taşkın bir kutlama var; kısa bir duygusal geçişten sonra her şey yine normale dönüyor.” İstanbul’un stad kokusu: “Bir kere alan bırakamaz” Her iki kardeş de İstanbul’daki stadyum atmosferini defalarca yaşamış. Necati için bu hikâye 2 Nisan 2013’te Rams Park’ta başlıyor: “Üsküp’ten İstanbul’a gidip o tribün atmosferini yaşamak gerçekten tarif edilmesi zor bir tutku. Televizyonda izlemekle, o stadın içine girip o havayı solumak arasında çok büyük fark var. Benim için bu hikâye 2 Nisan 2013’te, Rams Park’ta oynanan Galatasaray vs Orduspor maçıyla başladı. O gün ilk kez tribünde yer aldım ve o an şunu hissettim: burası sadece bir stadyum değil, adeta yaşayan bir organizma. İşin en güzel tarafı ise bu ilk deneyimi kardeşimle birlikte yaşamamdı. Aynı gün İstanbul’a gidip, o Fenerbahçe, ben Galatasaray maçına gittim. Aynı şehirde, farklı renklerin peşinden koşmak bizim hikâyemizi daha da özel kıldı. Stadın içine girdiğimde hissettiğim şey hep aynı: yoğun bir adrenalin, aidiyet duygusu ve çocukluk hayallerinin gerçeğe dönüşmesi. O tezahüratlar başladığında, o koku, o ses… insan gerçekten kendini bambaşka bir dünyada hissediyor.” Ercati’nin ilk stadyum anısı ise 2006 yılında Kadıköy’e dayanıyor: “Benim Kadıköy’deki ilk seyrettiğim maç 2006 yılında Gençlerbirliği’ne karşı 3-0 kazandığımız maçtı. Ocak ayında oynanmıştı, çok fena bir soğuk vardı, hala hatırlıyorum. Babam Beşiktaşlı olmasına rağmen beni kırmayıp bu maça götürmüştü. O günden sonra hastalığımız ya da serüvenimiz tam olarak başladı diyebilirim. O maçtan ziyade yaklaşık 15 yıldır elimden geldiğince maçlara gitmeye çalışıyorum. Bu Kadıköy olsun veya deplasman olsun fark etmiyor. Bu süre zarfında Rams Park olsun, Beşiktaş İnönü Stadyumu olsun, başka statlar da olsun (Bursa, Eskişehir, İzmir, Manisa) deplasmanlara da gittim. Gerçekten bu tutkuyu statta yaşamak bambaşka bir duygu. Hele ki derbi atmosferi günlerden önce başlayan bir heyecan, tutku haline geliyor. Zaten stadın kokusunu bir defa alan bir adam bunu bırakamaz, devamı gelir. Ve fırsatı olan herkesin sevdiği takımı bir kere olsun bile stattan izlemesini tavsiye ederim, bu her anlamda çok farklı bir duygu.” Üsküp’te taraftar lokali hayali: “Kapı herkese açık” İleride Üsküp’te kalıcı bir taraftar lokali veya dernek kurma fikrine sıcak bakıyorlar. Necati bu konuda şunları söylüyor: “Üsküp’te belirli mekânlarda maçları birlikte izlediğimiz bir düzen var. Açıkçası birlikte izlediğimizde her şey çok daha eğlenceli oluyor; hem heyecan katlanıyor hem de o tribün havasını bir nebze de olsa burada yaşayabiliyoruz. İleride daha kalıcı bir taraftar lokali ya da dernek fikri tabii ki güzel bir hayal. Üsküp’te rekabet var ama bu rekabet daha çok dostane bir seviyede ilerliyor. Zaten işin güzelliği de burada. Rakip takımlı kardeşim konusuna gelince… kapı tabii ki herkese açık. Sonuçta futbolun özü rekabet kadar birlikte keyif almak. O yüzden hangi renkten olursa olsun, o kapıdan giren herkes o atmosferin bir parçası olur.” Ercati ise geçmişte benzer girişimler olduğunu hatırlatıyor: “Yıllar önce buna benzer girişimlerimiz olmuştu her iki taraftar grubu olarak. Aramızdaki rekabet her zaman sporun ruhuna yakışır, kardeşçe şekilde olmuştur. Gönül verdiğimiz renkler bizi ayrı tutsa da, sporun en önemli şeyini birlik beraberlik olmasını temenni ettiğimiz için aramızda hiçbir zaman sorun ve veyahut olaylar olmamıştır. Gönül ister ki takımımız şampiyon olsun, yine yeniden bu tür organizasyonlar yapalım, büyük organizasyonlar peşinde koşalım.” Kısa yanıtlar ve skor tahminleri Soruların kısa ve net bölümünde iki kardeşin karakterleri bir kez daha ortaya çıkıyor. Necati, kendi takımını “Hayatın anlamı” olarak tanımlıyor. Rakibini tanımlamadığı görülüyor. Uykularını kaçıran oyuncu Mauro Icardi. Skor tahmini ise net: 3-0. Ercati ise kendi takımını anlatırken tek kelimeyle yetinmiyor: “Tutku, sevda, aidiyet. Bir yere ait olmanın, o renklerde kendini bulmanın en saf tanımı.” Rakibini tanımlamaya ise yanaşmıyor: “Benim lügatimde sadece sarı ve lacivert var, o yüzden başka bir renge kelimem yetmez.” Uykularını kaçıran oyuncu sorusuna çarpıcı bir yanıt veriyor: “Benim uykumu ancak Fenerbahçe’nin mağlubiyeti kaçırır, sahada kimin olduğunun bir önemi yok.” Skor tahmini: 2-1 Fenerbahçe kazanır. Kazanmak ya da kaybetmek: Değişen bir şey yok “Bu derbiyi kazanırsak / kaybedersek” cümlelerini tamamlama sorusuna Necati’nin doğrudan bir cevabı metinde yer almıyor. Ancak Ercati son derece net konuşuyor: “Bu derbiyi kazanırsak ya da kaybedersek değişen bir şey olmaz, biz yine Fenerbahçeliliğe devam ederiz. Yensek de yenilsek de bu böyle devam eder.” Beşiktaşlılara son mesaj ve vefa borcu Röportajın son sorusu, bir Beşiktaşlı olarak sorulduğunda her iki kardeş de rahmetli babalarının büyük bir Beşiktaş taraftarı olduğunu hatırlatıyor. Necati: “Rahmetli babamız çok büyük bir Beşiktaşlıydı, o yüzden her zaman Beşiktaş’a saygı duyarız. Futbol dostluk, futbol kardeşliktir diyerek röportajı noktalamak isterim.” Ercati ise çok daha uzun ve duygusal bir veda yapıyor: “Öncelikle benim rahmetli babam büyük bir Beşiktaş taraftarıydı. Buna rağmen abimle takım tutmamız konusunda asla baskıcı olmadı, bizi o konuda serbest bıraktı, kendi belamızı kendimiz bulduk bir bakımdan. Bunun dışında kıymetli eşim ve dostlarım da Beşiktaşlı. Bu yüzden Balkanlar’ın mertliği Beşiktaşlı dostlarımıza yakışır, ancak sahadaki galibiyet her zaman Fenerbahçe’ye mahsustur. Röportajı bitirirken ufak bir noktaya daha değinmek isterim; rekabet sahanın içinde kalır her zaman. Bugün tribündeki varlığımın en büyük sebebi, 10 yıl önce ebediyete uğurladığımız Sefa Reis’in bize aşıladığı o sarsılmaz ruhtur. O’nun mirasını korumak, emanetine sahip çıkmak benim için bir taraftarlıktan çok daha fazlası; bir vefa borcudur.” Hüsamettin Gina
Üsküp’te aynı sofrayı paylaşan Memed kardeşlerin yolu taraftarlıkta ayrıldı. Siyah-beyaz bir sevdaya gönül veren babaları merhum Muhamet Bey'in, takım seçimi konusunda onları tamamen özgür bırakmasıyla başlayan bu serüvende; Necati Aslan, Ercati ise Kanarya oldu. "Kendi belamızı kendimiz bulduk" diyerek babalarını rahmetle anan kardeşler için 26 Nisan derbisi, bir rekabetten çok babadan kalan bir hoşgörü mirası.

Futbolun birleştirici gücü, Kuzey Makedonya’nın başkenti Üsküp’te yaşayan Necati ve Ercati Memed kardeşlerin hikâyesinde tam anlamıyla vücut buluyor. Aynı evde büyüyen iki kardeşten Necati Galatasaraylı, Ercati ise Fenerbahçeli. 26 Nisan’daki dev derbi öncesinde ikiliye aynı soruları yönelttik. İşte renklerin ayrıldığı ama kardeşliğin asla bozulmadığı o evden samimi cevaplar.

Yol ayrımı: Biri UEFA Kupası, diğeri amca faktörü

Kardeşlerin farklı takımları tutmaya başlama hikâyeleri birbirinden tamamen farklı.

Necati, 2000 yılında Galatasaray’ın kazandığı UEFA Kupası’nın kendisi için bir dönüm noktası olduğunu söylüyor:

“Ben de 90’lar jenerasyonunun büyük bir kısmı gibi futbola bağlandığım dönemde, 2000 UEFA Kupası Finali sonrası Galatasaray sevgisiyle tanıştım. O zafer bizim nesil için sadece bir kupa değildi. Avrupa’da ‘Biz de varız’ diyebildiğimiz bir dönüm noktasıydı ve beni derinden etkiledi.”

Ercati ise yolunu amcasına borçlu:

“Ben öncelikle amcam sayesinde Fenerbahçeli oldum. Kendisi fanatik Fenerbahçeli’dir. Onun sayesinde bir bakımdan biz de ‘hasta-fanatik’ olmaya gönül verdik.”

İlk kırılma anlarını da net bir şekilde hatırlıyorlar. Necati için yine 2000 UEFA Kupası finali gecesi:

“Evet, çok net hatırlıyorum. Benim için o kırılma anı, 2000 UEFA Kupası finali gecesiydi. Küçük bir çocuk olarak ekran başında izlediğim o maçta Galatasaray’ın Avrupa’da kazandığı o tarihi başarı beni derinden etkiledi.”

Ercati içinse 2003-2004 sezonu:

“Fenerbahçe’nin Beşiktaş’ın 8 puan gerisinden gelerek şampiyon olduğu sezon. Christoph Daum hocamızdı o zaman.”

Derbi gecesi: Birlikte aynı koltukta, ama totemler havada

Peki 26 Nisan akşamı saat 19.00’da evde atmosfer nasıl olacak? İki kardeşin cevabı şaşırtıcı biçimde birebir aynı:

“Atmosfer çok farklı olmayacak. Her şeyden önce futbol spor kardeşliktir, maçı birlikte izleyeceğiz. İyi oynayanın, sahada hak edenin kazandığı maç olur İnşallah.”

Maç sırasında ise tatlı bir psikolojik harp yaşanıyor. Necati detaylandırıyor:

“Tabii ki var, derbi olunca işin içine biraz ‘psikolojik oyun’ da giriyor. Ama hepsi tatlı rekabet sınırlarında kalıyor. Mesela net bir gol kaçtığında hemen klasik takılmalar başlar: ‘Bunu da atamadınız artık…’ gibi küçük göndermeler oluyor. Ya da biri pozisyona girince diğeri hemen ‘kaçıracak’ diye yorum yapıp ortamı biraz geriyor. Uğur tarafında ise ben genelde aynı yerde otururum, hatta maç iyi gidiyorsa yerimi bile değiştirmem. Kardeşim de benzer şekilde bazı anlarda sessiz kalmayı tercih eder, ‘konuşursam bozulur’ diye düşünür. Yani aslında maç içinde küçük oyunlar var ama günün sonunda hepsi keyifli bir rekabet. Maç biter, kazananı tebrik ederiz, hayat normal devam eder.”

Ercati ise daha kısa ama benzer bir dille anlatıyor:

“Maç esnasında maçın seyrine göre illaki totemlerimiz oluyordur, o da maçın seyrine göre anlık gelişiyor. Önceden kestirmek mümkün değil.”

“Sağlık olsun”un alt metni ve maç sonu ritüeli

Maç bittiğinde ilk söylenen cümle “Sağlık olsun” oluyor. Ama Necati’ye göre bu cümlenin alt metni oldukça zengin:

“Aslında ‘Sağlık olsun kardeş’ diyoruz ama o cümlenin alt metni çok geniş. O anki ses tonumuz, yüzümüzdeki o engelleyemediğimiz küçük gülümseme zaten her şeyi anlatıyor. ‘Sağlık olsun’ diyoruz ama aslında ‘Yine kazandık’ demenin en kibar yolunu seçiyoruz.”

Ercati daha sade bir kabulleniş içinde:

“Maçın sonucu ne olursa olsun bunlara alıştık zaten. Sağlık olsun der geçeriz çünkü hayat devam ediyor sonuçta.”

Kaybeden tarafın o gece uyuyup uyuyamadığı sorusuna Ercati şu yanıtı veriyor:

“Sadece derbi değil, normal bir maç olsa bile yenik olduğumuzda uyumak bazen zorlaşabiliyor. O yüzden her iki taraf için de zor olacağını düşünüyorum.”

Necati ise evdeki o ilk birkaç dakikanın tablosunu şöyle çiziyor:

“Derbi gecesi son düdükten sonra evde atmosfer tamamen maçın sonucuna bağlı. (Gülümsüyor) Ama genel kural şu: ilk birkaç dakika ya büyük bir sevinç ya da derin bir sessizlik oluyor. Kaybeden taraf genelde kısa bir ‘sessizliğe çekilme’ moduna giriyor, kazanan ise çok abartmadan sevincini yaşıyor. Sonrasında ise mutlaka bir teselli faslı geliyor. Çünkü günün sonunda aynı evdeyiz, kardeşiz ve rekabet ne kadar büyük olursa olsun saygı hep ön planda. Yani bizde ne tamamen sert bir sessizlik ne de taşkın bir kutlama var; kısa bir duygusal geçişten sonra her şey yine normale dönüyor.”

İstanbul’un stad kokusu: “Bir kere alan bırakamaz”

Her iki kardeş de İstanbul’daki stadyum atmosferini defalarca yaşamış. Necati için bu hikâye 2 Nisan 2013’te Rams Park’ta başlıyor:

“Üsküp’ten İstanbul’a gidip o tribün atmosferini yaşamak gerçekten tarif edilmesi zor bir tutku. Televizyonda izlemekle, o stadın içine girip o havayı solumak arasında çok büyük fark var. Benim için bu hikâye 2 Nisan 2013’te, Rams Park’ta oynanan Galatasaray vs Orduspor maçıyla başladı. O gün ilk kez tribünde yer aldım ve o an şunu hissettim: burası sadece bir stadyum değil, adeta yaşayan bir organizma. İşin en güzel tarafı ise bu ilk deneyimi kardeşimle birlikte yaşamamdı. Aynı gün İstanbul’a gidip, o Fenerbahçe, ben Galatasaray maçına gittim. Aynı şehirde, farklı renklerin peşinden koşmak bizim hikâyemizi daha da özel kıldı. Stadın içine girdiğimde hissettiğim şey hep aynı: yoğun bir adrenalin, aidiyet duygusu ve çocukluk hayallerinin gerçeğe dönüşmesi. O tezahüratlar başladığında, o koku, o ses… insan gerçekten kendini bambaşka bir dünyada hissediyor.”

Ercati’nin ilk stadyum anısı ise 2006 yılında Kadıköy’e dayanıyor:

“Benim Kadıköy’deki ilk seyrettiğim maç 2006 yılında Gençlerbirliği’ne karşı 3-0 kazandığımız maçtı. Ocak ayında oynanmıştı, çok fena bir soğuk vardı, hala hatırlıyorum. Babam Beşiktaşlı olmasına rağmen beni kırmayıp bu maça götürmüştü. O günden sonra hastalığımız ya da serüvenimiz tam olarak başladı diyebilirim. O maçtan ziyade yaklaşık 15 yıldır elimden geldiğince maçlara gitmeye çalışıyorum. Bu Kadıköy olsun veya deplasman olsun fark etmiyor. Bu süre zarfında Rams Park olsun, Beşiktaş İnönü Stadyumu olsun, başka statlar da olsun (Bursa, Eskişehir, İzmir, Manisa) deplasmanlara da gittim. Gerçekten bu tutkuyu statta yaşamak bambaşka bir duygu. Hele ki derbi atmosferi günlerden önce başlayan bir heyecan, tutku haline geliyor. Zaten stadın kokusunu bir defa alan bir adam bunu bırakamaz, devamı gelir. Ve fırsatı olan herkesin sevdiği takımı bir kere olsun bile stattan izlemesini tavsiye ederim, bu her anlamda çok farklı bir duygu.”

Üsküp’te taraftar lokali hayali: “Kapı herkese açık”

İleride Üsküp’te kalıcı bir taraftar lokali veya dernek kurma fikrine sıcak bakıyorlar. Necati bu konuda şunları söylüyor:

“Üsküp’te belirli mekânlarda maçları birlikte izlediğimiz bir düzen var. Açıkçası birlikte izlediğimizde her şey çok daha eğlenceli oluyor; hem heyecan katlanıyor hem de o tribün havasını bir nebze de olsa burada yaşayabiliyoruz. İleride daha kalıcı bir taraftar lokali ya da dernek fikri tabii ki güzel bir hayal. Üsküp’te rekabet var ama bu rekabet daha çok dostane bir seviyede ilerliyor. Zaten işin güzelliği de burada. Rakip takımlı kardeşim konusuna gelince… kapı tabii ki herkese açık. Sonuçta futbolun özü rekabet kadar birlikte keyif almak. O yüzden hangi renkten olursa olsun, o kapıdan giren herkes o atmosferin bir parçası olur.”

Ercati ise geçmişte benzer girişimler olduğunu hatırlatıyor:

“Yıllar önce buna benzer girişimlerimiz olmuştu her iki taraftar grubu olarak. Aramızdaki rekabet her zaman sporun ruhuna yakışır, kardeşçe şekilde olmuştur. Gönül verdiğimiz renkler bizi ayrı tutsa da, sporun en önemli şeyini birlik beraberlik olmasını temenni ettiğimiz için aramızda hiçbir zaman sorun ve veyahut olaylar olmamıştır. Gönül ister ki takımımız şampiyon olsun, yine yeniden bu tür organizasyonlar yapalım, büyük organizasyonlar peşinde koşalım.”

Kısa yanıtlar ve skor tahminleri

Soruların kısa ve net bölümünde iki kardeşin karakterleri bir kez daha ortaya çıkıyor.

Necati, kendi takımını “Hayatın anlamı” olarak tanımlıyor. Rakibini tanımlamadığı görülüyor. Uykularını kaçıran oyuncu Mauro Icardi. Skor tahmini ise net: 3-0.

Ercati ise kendi takımını anlatırken tek kelimeyle yetinmiyor:

“Tutku, sevda, aidiyet. Bir yere ait olmanın, o renklerde kendini bulmanın en saf tanımı.”

Rakibini tanımlamaya ise yanaşmıyor:

“Benim lügatimde sadece sarı ve lacivert var, o yüzden başka bir renge kelimem yetmez.”

Uykularını kaçıran oyuncu sorusuna çarpıcı bir yanıt veriyor:

“Benim uykumu ancak Fenerbahçe’nin mağlubiyeti kaçırır, sahada kimin olduğunun bir önemi yok.”

Skor tahmini: 2-1 Fenerbahçe kazanır.

Kazanmak ya da kaybetmek: Değişen bir şey yok

“Bu derbiyi kazanırsak / kaybedersek” cümlelerini tamamlama sorusuna Necati’nin doğrudan bir cevabı metinde yer almıyor. Ancak Ercati son derece net konuşuyor:

“Bu derbiyi kazanırsak ya da kaybedersek değişen bir şey olmaz, biz yine Fenerbahçeliliğe devam ederiz. Yensek de yenilsek de bu böyle devam eder.”

Beşiktaşlılara son mesaj ve vefa borcu

Röportajın son sorusu, bir Beşiktaşlı olarak sorulduğunda her iki kardeş de rahmetli babalarının büyük bir Beşiktaş taraftarı olduğunu hatırlatıyor.

Necati:

“Rahmetli babamız çok büyük bir Beşiktaşlıydı, o yüzden her zaman Beşiktaş’a saygı duyarız. Futbol dostluk, futbol kardeşliktir diyerek röportajı noktalamak isterim.”

Ercati ise çok daha uzun ve duygusal bir veda yapıyor:

“Öncelikle benim rahmetli babam büyük bir Beşiktaş taraftarıydı. Buna rağmen abimle takım tutmamız konusunda asla baskıcı olmadı, bizi o konuda serbest bıraktı, kendi belamızı kendimiz bulduk bir bakımdan. Bunun dışında kıymetli eşim ve dostlarım da Beşiktaşlı. Bu yüzden Balkanlar’ın mertliği Beşiktaşlı dostlarımıza yakışır, ancak sahadaki galibiyet her zaman Fenerbahçe’ye mahsustur.

Röportajı bitirirken ufak bir noktaya daha değinmek isterim; rekabet sahanın içinde kalır her zaman.

Bugün tribündeki varlığımın en büyük sebebi, 10 yıl önce ebediyete uğurladığımız Sefa Reis’in bize aşıladığı o sarsılmaz ruhtur. O’nun mirasını korumak, emanetine sahip çıkmak benim için bir taraftarlıktan çok daha fazlası; bir vefa borcudur.”

Hüsamettin Gina

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve siteye yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.